Perspektif · Brand Psyche
Kürek Çekmek “Zorunda mıyım”?
Odysseia’nın Semiyotiği — Nolan’ın The Odyssey’i üzerine: taşıdıklarımızı kim seçti?
Bu yazı Christopher Nolan’ın The Odyssey filmine dair spoiler içerir.

Normalde çok “trendy” konularla ilgili yazasım gelmez. Hani trend rüzgârından yararlanıp görünürlük çabası gibi görünmemek için. Ama bir yandan da, madem düşünüyoruz, neden paylaşmayalım? Neyse. Her yaptığımız bir soru barındırıyor; doğru soru soracağız diye de hep soru soracak değiliz. Biraz Melis gözünden analiz.
Dün akşam Nolan’ın Odyssey’ini gördüm. Herkes gibi benim de söyleyecek sözlerimden çok düşündüklerim var. Biraz kulaklarım ağrıdı, sorun değil, o benim hassasiyetim. Başlayalım.

Filmin ortalarında bir yerde gemideki arkadaşlar bir adaya iniyorlar. Devasa bir açlıkla.
Önce tek başına bir koyun görüyorlar.
Koyunlar sürü hâlinde yaşadığına göre yakınlarda başka hayvanlar, onları besleyen biri ve yiyecek de olmalı diyorlar. Peşinden gidip mağaraya giriyorlar, içeride peynir buluyorlar. Demek diyorlar, burası birinin yaşam alanı. Takas edecek bir şeyleri yok haliyle, ama Odysseus konukluk yasasına güveniyor: madem bir ev sahibi var, yabancıyı ağırlamalı. Ateşi yakıp bekliyorlar.
Gözlemlerinin hiçbiri yanlış değil. Sürü gerçekten sürü, peynir gerçekten peynir, mağara gerçekten birinin yaşam alanı. Yanlış olan, aradaki boşluğu kendi dünyalarının kurallarıyla doldurmaları. Üretim varsa düzen vardır, düzen varsa yasa vardır, yasa varsa karşımızda bizim gibi düşünülebilecek biri vardır. Her halka tek tek makul. Toplamı ölümcül.
Sonra mağaranın ağzına bir taş yerleşiyor. Hep birlikte bile oynatamıyorlar; oysa o taş, yerleştiren için sadece bir kapı.
Gösterge yanlış değildi, kod yanlıştı
Platon’un mağarasında insanlar duvardaki gölgeleri gerçek sanıyordu ve hikâyenin ağırlığı, mağarada olduklarını bilmemelerinden geliyordu. Burada tam tersi var: her şeyi doğru görüyorlar, yine de yanlış yere varıyorlar.
Yani bizi yanıltan her zaman bilmediğimiz şey değil. Bazen tanıdık olanın verdiği o sessiz izin: göstergeyi tanıyınca, içinde durduğu kodu da bildiğimizi sanıyoruz. Oysa peynir tanıdık olabilir; mağaranın sahibi olmak zorunda değil.
Odysseus’un güvendiği konukluk yasası, Barthes’ın kavramlarıyla okunduğunda bir mit gibi çalışıyor. Yerel ve tarihsel bir kural, doğanın kendisiymiş gibi taşınıyor. Odysseus onu bir gelenek olarak hatırlamıyor; dünyanın nasıl işlediği olarak biliyor. Mitin işi de bu zaten: bir kodu doğallaştırmak, yani onu bir seçim gibi değil bir gerçek gibi göstermek.

Dev onlara bakmıyor bile. Silahlı bir bölük evine girmiş, umursamıyor; içlerinden ikisini alıp yiyor ve uyuyor. Onları tehdit olarak görmüyor, içeri dalmış birkaç böcek olarak görüyor. Filmde buna yakın bir soru soruluyordu: sen karıncalarla konuşur musun?
Konuşmuyorsun. Senin tek bir adımın onların dünyasında açıklanamaz bir felaket olabilir, sen o adımı attığını üç saniye sonra hatırlamıyorsun bile.
Bizimkiler devin gözünü kazıkla kör edip mağaradan çıkıyor. Polyphemos’un yapabildiği tek şey babasına seslenmek — denizin tanrısı Poseidon’a. Yolculuğun geri kalanında karşılarına çıkan deniz, artık o çağrının denizi.

Peki kendi ölçeğimizi neden evrensel sanıyoruz? Ve bir şeyi tanımak, onu kontrol edebileceğimiz hissini neden bu kadar hızlı yaratıyor?
Aynı gösteren, iki kod
Film aynı yanılgıyı biraz sonra başka bir yerde tekrar kuruyor. Ormanda tek başına bir çocuk buluyorlar. “Çocuk” dedikleri anda karşılarındaki şey bilinmeyen olmaktan çıkıyor: zarar veremez, korunmaya muhtaç, anlamı önceden belli.
Sonra çocuk çığlık atıyor.
Ormandan zırhlı devler çıkıyor ve üç gemiden ikisi orada kalıyor.
Yani bir şeyi adlandırmak onu anlamak değil. Bir sesi duymak da ne söylediğini bilmek değil. Aynı gösteren, iki ayrı kodda iki ayrı şey. Umberto Eco’nun aykırı kod açımı (aberrant decoding) dediği durumda alıcı, mesajı gönderenin kodundan farklı bir kodla açıyor ve iki taraf da bunu fark etmiyor. Filmde bunun bedeli iki gemi. Hayatta genelde bir toplantı, bazen bir ilişki.
“Ben onu öyle demek istemedim” cümlesi de o yüzden hep eksik kalıyor, değil mi?
Sirenlerde bunun tersi oluyor.
Odysseus hazırlanıyor. Tayfanın kulaklarını balmumuyla kapattırıyor, kendini direğe bağlatıyor. Duymayı seçiyor, ama duyduktan sonra kendi kararına güvenemeyeceğini önceden kabul ediyor. Yani onu bilgisi korumuyor; kendini önceden bağlatmış olması koruyor.

Sonra mürettebattan biri balmumunu çıkarıyor, sesi duyuyor ve kendini denize atıyor.
Aynı gemide biri kendini bağlıyor, öteki çözüyor.
İkisi de o teknede alınabilecek tek kararı alıyor, ters yönlerde. Geri kalanlar sağır olduğu için onun ne duyduğunu kimse doğrulayamıyor. Soramıyor bile.
Bir çığlık, ait olduğu sistemi bilmedikleri için onları öldürüyor. Sirenlerin çağrısı ise insanı tam olarak bildiği için.
Bence yanlarında sadece gemi, silah ve erzak taşımıyorlardı. Dünyanın nasıl işlediğine dair bir model de taşıyorlardı. Belki her durakta başka bir sınav yoktu da, her durakta o modelin artık çalışmadığı başka bir dünya vardı.
Eve mi dönüyoruz, iyi olacağımızı sandığımız ana mı
Kalypso’nun adasında tehlike artık dışarıdaki bir yaratık değil. Film, Homeros’taki Lotus Yiyenler bölümünü ayrı bir durak yapmıyor; lotusu Kalypso’nun hikâyesine taşıyor. Kalypso, Odysseus’un acısını bastırmak için ona çiçeği veriyor; zaman geçtikçe yalnızca hatıraları değil kim olduğu ve neden dönmek istediği de bulanıyor. Sonra çiçeği geri çekip onu hatırlamaya zorluyor.
İnsan dönemediği için mi unutur, yoksa dönebilmek için bir süre unutmaya mı ihtiyaç duyar? Bilmiyorum. Ama filmde hafızası bulandırılırken bedeni yolculuğu taşımaya devam ediyor.
Adadan çıkmanın yolu da yeni bir kahramanlık planı değil. Kalypso ondan kendini denize, Poseidon’a ve kontrol edemediği sonuca bırakmasını istiyor. Buna “akışa güvenmek” diyebiliriz, gerçi bu ifade bana biraz fazla temiz geliyor. Tükenmek de olabilir. Eski yöntemlerinin artık hiçbir kapıyı açmadığını kabul etmek de. Hangisi olduğuna karar vermek zorunda değilim, filmin de karar verdiğini sanmıyorum.
En zor soru da burada: Odysseus gerçekten eve dönmek istiyor muydu? Filmde gecikme yalnızca tanrıların keyfiyle açıklanmıyor. Truva’da kurduğu hilenin ağırlığını taşıdığı için o dönüşten kaçmış olabileceği de açıkta bırakılıyor.

Belki dönmek istediği yer İthaka değildi de, İthaka’ya vardığında yaşayacağını sandığı andı.
Çünkü biz de geleceğe sürekli küçük “iyi anlar” yerleştiriyoruz. O işi kurduğumda. Bu dönem bittiğinde. Çocuk büyüdüğünde. Yeniden eskisi gibi olduğumda. Oysa o anı tasarlayan kişi henüz yola çıkmamış olan kişi; oraya varan aynı insan değil. Yola çıkan değişiyor, hedef zihinde sabit kalıyor.
Peki orası bugünkü hâlimizi kabul ediyor mu, yoksa artık olmadığımız kişiyi mi bekliyor? Yol sürdükçe her eksikliği “henüz varmadım” diye açıklayabiliyoruz. Varınca mazeret bitiyor ve geriye daha zor bir soru kalıyor: şimdi kim olacağım?
Ben geldim demek neden yetmiyor?
Odysseus eve vardığında adını hemen söylemiyor. Mağarada “Kimse” olmuştu, İthaka’da dilenci oluyor. Yani kendi evinde görünür olabilmek için önce görünmez kalması gerekiyor. Bunun stratejik nedenleri açık, ama beni ilgilendiren plan değil: aradan geçen yıllardan sonra “Ben geldim” demek neden yetmiyor?
Çünkü Penelope’nin karşısına geçip kimliğini ilan etmiyor, ortak geçmişlerine ait, başkasının kolayca bilemeyeceği işaretler anlatıyor. Penelope de onu bir cümleyle kabul etmiyor, sınıyor. Oğlu ise onu adından değil, ölmek üzere olan köpeğine gösterdiği şefkatten tanıyor.

Belki kimlik, insanın kendisi hakkında söylediği şey değil de karşı tarafın hafızasında yeniden doğrulanan şey. Söylenmiyor; tanınıyor, sınanıyor, ilişkide yeniden kuruluyor.
Bir de eve dönen kişi yalnızca kendisinin değil, onu bekleyenlerin de değiştiğini kabul etmek zorunda. Penelope bıraktığı kadın değil, Telemakhos bıraktığı çocuk değil. Belki eve dönüş kaldığımız yerden devam etme düğmesi değil de, eski yerin artık geri kurulamayacağını birlikte kabul etmek.
Kod alıcıda
Platon’un mağarasıyla başladım, bitirdiğim yer başka bir mağara oldu. Francis Bacon 1620’de her insanın kendine ait bir “mağarası” olduğunu yazıyordu: mizacımız, eğitimimiz, okuduklarımız ve hayran olduğumuz otoriteler doğanın ışığını kırıp renklendiriyordu. Yani dört yüz yıl sonra aynı filmi izleyip bambaşka şeyler görmemiz yeni bir olay değil.

Yorumlara baktığımda da film kadar, filmi hangi kodlarla izlediğimiz görünür oldu. “Sinon trans olmuş.” “Helen siyah olmuş.”
Oysa trans olan karakter değil, Sinon’u canlandıran oyuncu Elliot Page. Lupita Nyong’o’nun Helen ile ikiz kardeşi Klytaimnestra’yı canlandırması da mitolojik karakter hakkında tarihsel bir kimlik iddiası değil. Üstelik film, Helen’in yüzündeki yara ve bin gemiyi yürüten güzellik anlatısına koyduğu mesafeyle o miti zaten kendi eliyle bozuyor.
Gerçi bu, her yorumun aynı ölçüde doğru olduğu anlamına gelmiyor. Filmde olmayan bir sahneyi varmış gibi anlatmak ya da Homeros’la Nolan’ı birbirine geçirmek olgusal bir yanlış. Yorum özgürlüğü bilgi yanlışlığını doğruya çevirmiyor. Ama olgular doğru kurulduktan sonra, çıkarılan çağrışımların çoğul olması başka bir şey.
Herkes kendi filtresinden ne alabiliyorsa heybesine onu koyuyor. Ben de öyle yaptım. İtiraf edeyim, bu filmde özellikle ölçeği, tanıdıklığı ve iyi an yanılgısını görmem yalnızca filmden kaynaklanmıyor; yıllardır bunlara baktığım için gözüm oralara gidiyor. Başkasının filtresini teşhis ederken kendi mağaramı görünmez kılamam.
Kod kalabalıklaşınca ne oluyor?
Buraya kadarı bireysel. Ama filtreler bireysel kalmıyor.
Bir okuma yeterince çok kişi tarafından paylaşıldığında okuma gibi durmayı bırakıyor. Kimse onu savunmuyor artık, çünkü savunulacak bir şey olduğu görünmüyor. Berger ile Luckmann’ın anlattığı sıra bu: bir alışkanlık tekrarlanıyor, sonra kurala dönüşüyor, sonra o kuralı devralan kuşak onu bir tercih olarak değil dünyanın hâli olarak buluyor. Odysseus’un konukluk yasası da tam olarak böyle taşınıyor; tartışmıyor, biliyor.
Kod bir kere mekanizmanın içine girdiğinde de artık bir yorum gibi görünmüyor. Bir sınıflandırma gibi görünüyor. Bowker ile Star’ın yaklaşımını filme uygularsak, sınıflandırma sistemleri zamanla görünmez bir altyapıya dönüşüyor ve onları kuran tercihler de görünmezleşiyor: kimin misafir kimin tehdit sayıldığı, hangi ses alarm hangi ses yardım sayıldığı, kimin adının kaydedildiği. Bunlar bir noktadan sonra kanaat değil, prosedür. Ve prosedüre itiraz eden kişi artık farklı düşünen biri değil, hata yapan biri oluyor.
Filmde bunun iki izi var. Birincisi kayıt: yeraltından Agamemnon konuşuyor, kâhinler konuşuyor, krallar konuşuyor. Kürek çekenlerin adını bilmiyoruz. Bu hafızanın zayıflığı değil, hangi okumanın kaydedilmeye değer sayıldığının sonucu. İkincisi kategori: aynı zekâ Odysseus’ta kurnazlık, Penelope’de sadakat diye anılıyor. Kategori bir kere kurulduğunda neyin övülebileceğini de o belirliyor. Bugün “zihinsel yük” dediğimiz şeyin bir kısmı da burada oluşuyor bence: bir rol yeterince uzun taşınınca, yapılan iş görünmezleşip insanın huyu sanılıyor.

Ve döngü kapanıyor. Mekanizma, kendisini kuran okumayı ödüllendiriyor; ödüllendirilen okuma da bir sonraki neslin filtresi oluyor. Yani filtre yalnızca kişisel tarihimiz değil, bizi ödüllendirmiş mekanizmaların tortusu. Bir okumanın bize bedava, ötekinin pahalı gelmesi bu yüzden.
O zaman “taşıdıklarımızı kim seçti” sorusunun cevabı ne ben ne hiç kimse. Bir okumayı ucuz, öbürünü pahalı hâle getirmiş mekanizmalar. Yorumlara bakarken de bunu düşündüm: bir haftalık tartışma bile sonraki filmde neyin çekilebileceğini biçimlendiriyor. Alımlama üretime dönüyor.
Bir de filmin biçimiyle ilgili bir şey var. Nolan destanı anlatmıyor, destanın anlatma biçimini söküyor: nedenselliği tanrılardan alıp Odysseus’un kendisine veriyor, sonunda düzeni geri kurmuyor, hangi finalin gerçek olduğunu söylemiyor. Lyotard’ın büyük anlatılara duyulan inancın çözülmesi dediği şeyin sinemadaki hâli biraz bu. Kader yerine sorumluluk, restorasyon yerine belirsizlik. Nolan’ı postmodernist saymıyorum, biçimci bir modernist gibi çalışıyor; ama burada yaptığı şey üç bin yıllık bir metnin kendi otoritesini geri çekmesi.
Şimdi bu yazının kendi açığını da söyleyeyim. Madem her okuma bir kodun içinden yapılıyor ve mekanizmalar da kendilerini kuran okumayı büyütüyor, insanlar kodunu nasıl değiştiriyor? Model kapalı bir döngü gibi duruyor, oysa fikir değiştiren insanlar var. Cevabını bilmiyorum. Ama filmde bir ipucu var: kod, ancak bedeli görünür olduğunda görünür oluyor. Konukluk yasasının evrensel değil yerel bir kural olduğunu, o kural işlemediği ve iki gemi battığı zaman öğreniyorlar. Belki taşıdığımız kodu tartışabilmemiz için önce onun bize neye mal olduğunu görmemiz gerekiyor. Rahatlatıcı bir cevap değil, çünkü bedel genelde gecikmeli geliyor.
Filmin sonunda Odysseus İthaka’ya ulaşıyor ama eski düzeni yeniden kurup kalmıyor. Taht Telemakhos’a geçiyor, kendisi Penelope’yle bilinmeyen batıya açılıyor. Son anlarda onu hem yelken açarken hem taht odasında Penelope’nin kollarında kanarken görüyoruz ve hangisinin gerçek olduğu söylenmiyor.
Buraya kadar çok soru sordum, son cümleyi soru yapmayacağım. Taşıdıklarımızın çoğunu biz seçmedik, ama neyi taşımaya devam edeceğimizi seçiyoruz. O teknede gerçekten seçilmiş iki şey vardı: kendini bağlamak ve kendini çözmek.
Kürek çekmek karar değildi.
Yan notlar — her yeni dünyaya çıkarken hatırlanabilecek altı şey
Tanıdık bir işaret, tanıdık bir sistem anlamına gelmez. Gördüğün ayrıntı doğru olabilir; o ayrıntılardan kurduğun dünya yine de yanlış olabilir.
Kendi ölçeğin evrensel değil. Senin kaldıramadığın taş bir başkasının kapısı olabilir; senin sıradan gördüğün eşik de birinin aşamadığı duvar.
Aynı işaret her dünyada aynı şeyi söylemez. Bir çığlık bir yerde yardım, başka bir yerde alarm olabilir. Niyetin, karşı tarafta oluşan anlamın yalnızca bir parçası.
Bazı kararlara o an güvenemeyeceğini önceden kabul etmek gerekir. Odysseus’u sirenlerden bilgisi değil, kendini önceden bağlatması korudu. Sana özel yazılmış cümleyi duyduğunda ne yapacağına daha önce karar verdin mi?
Dönmek istediğin yer bugünkü hâline uyuyor mu? Hedefi kuran kişiyle oraya varan kişi aynı değil. Bazı arzular artık olmadığımız bir insan için tasarlanmış.
Neye baktığın kadar hangi mağaradan baktığın da anlamın parçası. Başkasının filtresini görmek kolay; zor olan, kendi geçmişini de görüntünün içine dâhil etmek.
Belki mesele daha hızlı cevaplara ulaşmak değil; taşıdığımız eski cevapların yeni dünyayı görmemizi engellediği anları fark etmek. Technoference bana biraz da bunu düşündürüyor.

Bu yazı ilk kez burada, LÂL Project’te yayımlandı. Brand Psyche bültenini LinkedIn’den takip edebilirsiniz. Bültene git
Göstergeler, kodlar ve filtreler üzerine daha fazlası → Perspektifler
Sıradaki yazıAnne, Bak!İki Zamanın Çarpıştığı AnOkuMelis Eryiğit Samir · Brand Psyche